21 Mart 2010 Pazar
Önsöz
Allah, tarih boyunca yaşamış olan tüm toplumlara Kendi ilahi mesajını iletecek Resuller yollamıştır. Kuran'da da dikkat çekildiği üzere, bu Resullerin tüm davranışları, ahlaki özellikleri, müminler için örnektir. Bu nedenle de her mümin Resullerin yaşadıklarını dikkatle incelemeli ve öğrenmelidir.
Resullerin Kuran'da anlatılan mücadeleleri de kuşkusuz tüm müminler için aydınlatıcı ve yol göstericidir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav) son Nebi ve son Resuldür; Allah, O'ndan sonra bir başka peygamber göndermeyecektir. Kuran'da, bu konu şöyle haber verilmektedir:
"Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak o, Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, herşeyi bilendir." (Azhab Suresi, 40)
Ancak Kuran'daki, "Yoksa sizden önce gelip-geçenlerin hali başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi sandınız? Onlara öyle bir yoksulluk, öyle dayanılmaz bir zorluk çattı ve öylesine sarsıldılar ki, sonunda elçi, beraberindeki mü'minlerle; 'Allah'ın yardımı ne zaman?' diyordu..." (Bakara Suresi, 214) hükmüne göre, Resulün yaşadıklarının benzerlerini onun ardından gelen kavimler de yaşamaya devam edecektir.
Peygamberimiz (sav)'e ve diğer peygamberlere düşmanlık yapanlar, onların Allah'ın dinini yaymalarına engel olmaya kalkışanlar, onların yolunu izleyen mümin ümmete karşı da harekete geçeceklerdir. Nitekim, "Allah size açıklayarak anlatmak, sizi sizden öncekilerin sünnetine iletmek ve tevbelerinizi kabul etmek ister. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir" (Nisa Suresi, 26) ayeti gereğince, tüm Müslümanlar buna şahit olacaklardır. Kuran'da anlatılan Resul mücadelelerini dikkatli bir şekilde incelemek tüm iman edenler için çok önemlidir.
Bu kitapta verilen örneklerle peygamberlerin güzel ahlakları ve samimi çabaları bir kere daha hatırlatılmaktadır. Peygamber kıssalarında iman edenler için önemli dersler olduğu Kuran'da şöyle haber verilmektedir:
Andolsun, onların (Resullerin) kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Bu Kur'an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, herşeyin 'çeşitli biçimlerde açıklaması' ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir. (Yusuf Suresi, 111)
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Resullerin Mücadelesi
İnsanlar, hayatlarını yönlendirmek için birbirinden farklı "yol gösterici"ler, rehberler seçerler. Pek çok insan için, en büyük yol gösterici, ailesi ve yakın çevresinden başlayarak, içinde yaşadığı toplumdur. Bu kişiler değer yargılarını, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu bu toplumun genel düşüncesine göre belirlerler. Bazı insanlar ise kendilerine yol gösterici olarak ideolojilere inanır; söz konusu ideolojileri üreten düşünürlerin "üstün" insanlar olduğunu, onların yolunu izleyerek doğruya ulaşabileceklerini düşünürler. Kimileri ise, tüm bunları tanımadığı, yalnızca kendi akıl ve sezgilerini yol gösterici olarak kabul ettiği iddiasındadır.
Oysa tüm bu sayılan düşünceler, ortak bir yanlış üzerine kuruludur. Bu düşünceleri taşıyan, (yani kendilerine yol gösterici olarak toplumu, bazı "üstün" saydıkları insanları ya da kendi akıllarını benimseyen) kişiler, çok önemli bir gerçeği reddetmekte ya da göz ardı etmektedirler: İnsan yaratılmış bir varlıktır ve sahip olduğu herşeyi kendisini yaratana, yani Allah'a borçludur. Kendi bedenini, etrafını, gökyüzünü ya da var olan herhangi bir şeyi biraz vicdanlı bir biçimde inceleyen herkes, bunları Allah'ın yarattığını açıkça görebilir.
İnsanı Allah yaratmıştır ve kuşkusuz bu yaratışın belirli bir amacı vardır. Bu gerçek Kuran'da, "Biz, bir 'oyun ve oyalanma konusu' olsun diye göğü, yeri ve ikisi arasında bulunanları yaratmadık" (Enbiya Suresi, 16) ayeti ile haber verilir. İnsanın yaratılış amacı, başka bir ayette de şöyle bildirilir:
İnsanın yaratılışının tek gerçek amacı Allah'a kulluk etmesidir. Ancak burada bir yanlış anlamaya karşı dikkatli olmak gerekir: İnsanın yalnızca Allah'a kulluk etmek için yaratılmış olması, sadece bazı ibadetleri yapmanın yeterli olacağı anlamına gelmez. Kuşkusuz Peygamber Efendimiz (sav)'in Ebu Hureyre (r.a.)’den rivayet edilen; “Beş vakit namazlar, gelecek haftaya kadar cüm’a, gelecek seneye kadar ramazan, büyük günahlardan sakınılırsa, aralarındaki hatalar için kefarettirler.” (Müslim) (Riyazü’s Salihin, İmamı Nevevi, çeviren: Mehmet Emre, Bedir yayınevi, sf.698) kudsi hadisiyle önemini bildirdiği 5 vakit namaz ibadeti ve oruç, zekat, tesettür gibi diğer ibadetler titizlikle uygulanması gereken farzlardır ve her mümin bunları yerine getirmekle yükümlüdür. Ancak Allah'a kulluk etmek, hayatın her alanını kapsar ve asıl olarak da, Allah'ı tanımak, O'na yakın olmak ve tüm yaşamı O'nun gösterdiği yola göre sürdürmek demektir. Bu şekilde yaşayan, yani yalnızca Allah'a kulluk eden bir insan, dünyanın en güzel, en huzurlu, en zevkli hayatını yaşar. Çünkü Allah'ın Kuran'daki emirlerinin tümü çok kolaydır. İnsan Allah'a kulluk etmekten zevk alacak şekilde yaratılmıştır ve bunu yapmakla da bu yaratılışına (fıtrat) uygun hareket etmiş olur. Kuran'da bu konu şöyle açıklanır:"Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana kulluk etsinler diye yarattım." (Zariyat Suresi, 56)
"Öyleyse sen yüzünü Allah'ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah'ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah'ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler." (Rum Suresi, 30)
Ayette verilen bilgiler son derece önemlidir: İnsan, yalnızca Allah'a kulluk etmek üzere yaratılmıştır, yaratılışı (fıtratı) bu temel üzerindedir. Allah onu yoktan var etmiş, ona "Kendi ruhundan üflemiş", onu "bir damla sudan" (spermden) bir insan haline getirmiş ve onu geçici bir süre için dünyaya göndermiştir. İnsana düşen, kendisini Allah'ın yarattığını bilmek ve bundan dolayı her an O'na şükretmektir. Böylece kendisi için geçici bir yurt olan dünyada Allah'ın gösterdiği amaca uygun olarak yaşayacak, olgunlaşıp eğitilecek ve asıl yurduna, ahirete gidecektir. İşte bu, insanın yaratılışına (fıtratına) uygun olarak davranması demektir.
Ancak Rum Suresi'nin 30. ayetinde, insanın fıtratının yalnızca Allah'a kulluk etmek olduğu bildirilirken aynı zamanda insanların çoğunun bu büyük gerçekten habersiz oldukları da bildirilmektedir. Başka ayetlerde de Allah, insanın unutkan olduğunu haber vermektedir. Nefis insana kendi yaratılışını ve Allah'ın apaçık varlığını unutturmaya çalışır. Bu nedenle pek çok insan çoğu kez tek başına Allah'ın farkına varamaz. Yaratılmış olduğunu ve bu nedenle de Yaratıcımıza karşı sorumlu olduğunu göremez. Kuran'da bu durum şöyle tarif edilmektedir:
"İnsan, Bizim kendisini bir damla sudan yarattığımızı görmüyor mu? Şimdi o, apaçık bir düşman kesilmiştir. Kendi yaratılışını unutarak Bize bir örnek verdi; dedi ki: 'Çürümüş-bozulmuşken, bu kemikleri kim diriltecekmiş?' De ki: 'Onları, ilk defa yaratıp-inşa eden diriltecek. O, her yaratmayı bilir'." (Yasin Suresi, 77-79)
İnsanın nefsi Allah'ın kendisini yaratmış olduğunu unutmaya son derece eğilimlidir. Allah'ı unuttuğu anda ise, kendi bencil hırs ve tutkuları (nefsi) devreye girerek ona yeni sözde ilahlar gösterecektir. Bu kişi artık kendisini yaratan ve ayette bildirildiği gibi, "düzgün bir adam kılan" (Kehf Suresi, 37) Allah'a değil, başka varlıklara kulluk etmeye; onları hoşnut etmeye, onlardan medet ummaya, onları sevip, onlardan korkmaya başlar. Oysa gözünde ilahlaştırdığı bu varlıkların tümü de aynı kendisi gibi aciz ve zayıf birer "kul"dur. Ama söz konusu kişi yine de aklını kullanıp bu gerçeği göremez ve bu hayali ilahların peşinde koşarak Allah'tan yüz çevirir. Bu tam anlamıyla bir nankörlüktür. Kuran'da bu durum şöyle ifade edilmektedir:
"Kahrolası insan, ne kadar nankördür. (Allah) Onu hangi şeyden yarattı? Bir damla sudan yarattı da onu 'bir ölçüyle biçime soktu'." (Abese Suresi, 17-19)
Bu tür insanların oluşturduğu bir toplum ise, doğal olarak, dinden tamamen kopmuş ve Allah'ı "arkalarında unutuluvermiş önemsiz bir şey" (Hud Suresi, 92) olarak kabul etmiş bir toplumdur. Toplumun bütün üyelerinin aynı yapıda olması, bir tür "sürü psikolojisi" yaratır ve insanların zaten var olan inkarlarını daha da pekiştirir. Allah'tan ve ahiretten habersiz olan bu tür toplumlar, Kuran'da "cahiliye toplumu" olarak tanımlanır. Çünkü bu toplumun tüm üyeleri, her ne kadar fizik, tarih, biyoloji ya da benzeri konularda bilgi sahibi olsalar da, Allah'ı tanıyabilecek akıl ve vicdana sahip değildirler.
Ve bu toplumun üyeleri, konuya girerken değindiğimiz gibi kendilerine yanlış "yol gösterici"ler edinmişlerdir. Allah'ı gereği gibi tanımadıklarından dolayı, Allah'ın emrettiği yoldan farklı yollara girerler. Aynı kendileri gibi aciz birer kul olan insanlara tabi olur, o insanları örnek alır, o insanların düşüncelerini mutlak doğrular olarak kabul ederler.
Ve sonuçta cahiliye toplumu, gittikçe kendi kendini körleştiren, kendi kendini akıl ve vicdandan koparan bir sistem oluşturur. Dolayısıyla bu sistemin kendi kendine çözülmesi ve söz konusu toplumun üyelerinin Allah'ın varlığını ve ahirette O'na hesap vereceklerini anlamaları mümkün olmaz.
Bu kapalı sistem, Allah'ın gönderdiği bir "yol gösterici"nin cahiliye toplumunu gerçeğe davet etmesine kadar sürer. Kuran'da bu durum şöyle haber verilir:
"Kitap Ehlinden ve müşriklerden inkar edenler, kendilerine apaçık bir delil gelinceye kadar, (bulundukları durumdan) kopup-ayrılacak değillerdi. (O delil de) Allah'tan gönderilmiş-bir elçi (ki,) tertemiz sahifeleri okumaktadır." (Beyyine Suresi, 1-2)
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Resulün Seçilişi
Az önce vurguladığımız gibi, cahiliye toplumu kendi başına Allah'ı fark edebilecek ve doğruyu görebilecek yeteneğe sahip değildir. Ancak sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olan Rabbimiz onlara, kendilerini uyaracak, Allah'ın ve ahiretin varlığını, hayatın gerçek anlamını bildirecek elçiler gönderir. Zaten Kuran'da bu elçilere "Resul" adı verilir ki, Resulün kelime anlamı "gönderilen"dir.
Kuran'da her toplumun mutlaka bir Resul aracılığıyla uyarıldığı şöyle bildirilmektedir:
"Andolsun, Biz her ümmete: 'Allah'a kulluk edin ve tağuttan kaçının' (diye tebliğ etmesi için) bir elçi gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünde dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün." (Nahl Suresi, 36)
Resul de aslında ilk başta cahiliye toplumunun üyelerinden biridir. Allah'ın gösterdiği şekilde elçilik yapmaya hayatının belirli bir aşamasında başlayacaktır. Ancak Risaletinin (Resullüğünün) başlangıcı olan bu aşamadan önce de, yine cahiliye toplumunun genelinden oldukça farklıdır. Örneğin toplumun genelinde görülen ahlaki dejenerasyondan uzaktır. Vicdanlı, dürüst, ince düşünceli ve akıllıdır.
Ve az önce belirttiğimiz gibi, hayatının belirli bir döneminde Risaleti başlar. Bazen Allah'ın kalbine verdiği bir anlayışla Allah'ın varlığının ve içinde bulunduğu toplumun ne denli çarpık olduğunun farkına varır, bazen de bu gerçek kendisine vahiy yoluyla bildirilir.
Örneğin Hz. İbrahim, Allah'ın varlığını ve bu gerçekten haberdar olmayan toplumunun sapkınlığını Allah'ın ilham ettiği bir anlayışla bulmuştur. Kuran'da, Hz. İbrahim'in durumu şöyle anlatılır:
"Hani İbrahim, babası Azer'e (şöyle) demişti: 'Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu, ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum.Böylece İbrahim'e, -kesin bilgiyle inananlardan olması için- göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk.Gece, üstünü örtüp bürüyünce bir yıldız görmüş ve demişti ki: 'Bu benim rabbimdir.' Fakat (yıldız) kayboluverince: 'Ben kaybolup-gidenleri sevmem' demişti. Ardından Ay'ı, (etrafa aydınlık saçarak) doğar görünce: 'Bu benim rabbim' demiş, fakat o da kayboluverince: 'Andolsun' demişti, 'Eğer Rabbim beni doğru yola erdirmezse gerçekten sapmışlar topluluğundan olurum.'Sonra güneşi (etrafa ışıklar saçarak) doğar görünce: 'İşte bu benim rabbim, bu en büyük' demişti. Ama o da kayboluverince, kavmine demişti ki: 'Ey kavmim, doğrusu ben sizin şirk koşmakta olduklarınızdan uzağım. Gerçek şu ki, ben bir muvahhid olarak yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim. Ve ben müşriklerden değilim.'Kavmi onunla çekişip-tartışmaya girdi. Dedi ki: 'O beni doğru yola erdirmişken, siz benimle Allah konusunda çekişip-tartışmaya mı girişiyorsunuz? Sizin O'na şirk koştuklarınızdan ben korkmuyorum, ancak Allah'ın benim hakkımda bir şey dilemesi başka. Rabbim, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?... (Enam Suresi, 74-80)
Bu, İbrahim'e, kavmine karşı verdiğimiz delilimizdir. Biz, dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir." (Enam Suresi, 83)
Ayetlerde bildirildiğine göre, Allah Hz. İbrahim'e "göklerin ve yerin melekutunu" göstermiştir. "Melekut", Allah'ın ayetleri, varlığının delilleri anlamındadır. Bu bize gösterir ki, Hz. İbrahim, Allah'ın kendisine ilham ettiği anlayış sayesinde, etrafındaki müşrik (Allah'tan başka ilahlar edinen) cahiliye toplumunun sapkınlığını fark edebilmiş ve Allah'ın apaçık varlığını kavrayabilmiştir. Bu, Allah'ın Hz. İbrahim'i seçmiş olması demektir.
Nitekim Allah'ın seçmesi ve kendilerine yol göstermesi tüm Resullerin ortak özelliğidir. Allah'ın Hz. Musa'ya olan vahyinde bu konu şöyle bildirilmiştir:
"Sana Musa'nın haberi geldi mi? Hani bir ateş görmüştü de, ailesine şöyle demişti: 'Durun, bir ateş gördüm; umulur ki size ondan bir kor getiririm veya ateşin yanında bir yol-gösterici bulurum.'Nitekim ona gidince, kendisine seslenildi: 'Ey Musa. Gerçekten Ben, Ben senin Rabbinim. Ayakkabılarını çıkar; çünkü sen, kutsal vadi olan Tuva'dasın.Ben seni seçmiş bulunuyorum; bundan böyle vahyolunanı dinle. Gerçekten Ben, Ben Allah'ım, Ben'den başka ilah yoktur; şu halde Bana ibadet et ve Beni zikretmek için dosdoğru namaz kıl.Şüphesiz, kıyamet-saati yaklaşarak gelmektedir. Herkesin harcadığı çabanın karşılığını alması için, onun (koşup haberini) neredeyse gizleyeceğim. Öyleyse, ona inanmayıp kendi hevasına uyan, sakın seni ondan alıkoymasın; sonra yıkıma uğrarsın'." (Taha Suresi, 9-16)
Kısacası Resul, Allah'ın özel olarak yarattığı ve seçtiği bir insandır. İçinde bulunduğu toplumdaki tüm insanlardan farklıdır; tek başına ve ilk olarak Allah'ın varlığının, ahiretin farkına varmıştır. Ancak bu aşamada görevi henüz yeni başlamaktadır: Resül farkına vardığı bu büyük gerçeği içinde yaşadığı cahiliye toplumunun diğer üyelerine de anlatmakla, onları Allah'ın yoluna davet etmekle yükümlüdür. Kuran'da, "Ey peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et, eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O'nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun..." (Maide Suresi, 67) ayeti ile, Resulün bu büyük tebliğ (dini duyurma, açıklama) görevi bildilir.
Bu ise zorlu bir iştir. Çünkü çoğu kez kavmin ancak çok az bir bölümü Resule iman eder, diğerleri ise ona düşman olurlar.
Resule İman Edenler
Kuran'da anlatılan peygamber kıssalarına baktığımızda, Resulün tebliğe başlamasıyla birlikte cahiliye toplumlarından ancak çok az sayıda kişinin onu dinlediklerini ve söylediklerini kabul ettiklerini görürüz. Çünkü Resul, insanları inandıkları pek çok değerden vazgeçmeye, tüm sahte ilahlarını terk etmeye ve yalnızca Allah'a kul olmaya çağırmaktadır. Cahiliye toplumunun üyelerinin büyük bölümü, bunları kavrayacak bir akla ve bilince sahip değildir. Kavrayabilecek olanların büyük bir bölümü de çıkarlarıyla çatışan bu yeni sistemi kabullenmeye yanaşmazlar. Bu nedenle Resule tabi olanlar, çok küçük bir azınlıktır. Bunlar, cahiliye toplumunun yoğun telkinini aşabilecek bir akla ve doğru bildiklerini uygulayabilecek bir iradeye sahip olan insanlardır. Resulün bildirdiklerine iman ederler, bu nedenle Kuran'da onlara verilen isim "mümin" (iman eden)dir.
Müminlerin pek çok önemli özelliği vardır. Öncelikle dünyaya bakış açıları, olaylar karşısındaki tavırları cahiliye toplumundan tamamen farklıdır. Kendilerine yol gösterici olarak cahiliye kıstaslarını değil, Allah'ın vahyini ve Resulün davranışlarını edinmişlerdir. Bu nedenle de, cahiliye toplumundaki dejenerasyon ve çürümüşlüğün aksine, üstün bir ahlaka sahiptirler. Resule karşı da büyük bir saygı, sevgi ve sadakat beslerler. Kuran'da, müminlerin ahlaki özellikleri, Allah'a olan bağlılıkları ve Resule yönelik tavırları ayrıntılı olarak anlatılır.
Kuran'da müminlerle ilgili olarak işaret edilen bir başka özellik de oldukça dikkat çekicidir. Bu özelliğe, hem Hz. Musa'ya iman eden müminlerde, hem de "Kehf Ehli"nde dikkat çekilir. Kuran'da, Hz. Musa'ya iman edenlerle ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır:
Sonunda Musa'ya kendi kavminin bir zürriyetinden (gençlerinden) başka -Firavun ve önde gelen çevresinin kendilerini belalara çarptırmaları korkusuyla- iman eden olmadı. Çünkü Firavun, gerçekten yeryüzünde büyüklenen bir zorba ve gerçekten ölçüyü taşıranlardandı. (Yunus Suresi, 83)
Görüldüğü gibi Kuran'da Allah, Hz. Musa'ya tabi olanların "genç" kişiler olduklarına dikkat çekmektedir. Hz. Musa'ya inananlar gençlerdir, çünkü gençler, toplumun daha yaşlı kesimlerine göre, cahiliye telkinini daha az almışlardır. Bu nedenle içinde bulundukları cahiliye sistemini yırtıp, gerçekleri kabul etmeye daha eğilimlidirler.
Kehf Suresi'nde bahsi geçen iman edenler de aynı özelliğe sahiptirler. Konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulur:
Biz sana onların haberlerini bir gerçek (olay) olarak aktarıyoruz. Gerçekten onlar Rablerine iman etmiş gençlerdi ve Biz de onların hidayetlerini arttırmıştık. Onların kalpleri üzerinde (sabrı ve kararlılığı) rabtetmiştik; (Krala karşı) Kıyam ettiklerinde demişlerdi ki: 'Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbi'dir; ilah olarak biz O'ndan başkasına kesinlikle tapmayız, (eğer tersini) söyleyecek olursak, andolsun, gerçeğin dışına çıkarız. Şunlar, bizim kavmimizdir; O'ndan başkasını ilahlar edindiler, onlara apaçık bir delil getirmeleri gerekmez miydi? Öyleyse Allah'a karşı yalan uydurup iftira düzenden daha zalim kimdir?' (Kehf Suresi, 13-15)
Ancak, daha önce de belirttiğimiz gibi içinde bulundukları kavmin sapmış olduğunu görebilen ve dolayısıyla da Resule tabi olan bu tür insanların, yani müminlerin sayısı azdır.
Daha önceki sayfalarda Enam Suresi'ndeki Hz. İbrahim'le ilgili ayetlerde de gördüğümüz gibi, cahiliye toplumunun çok büyük bir bölümü, kendilerini imana çağıran Resule düşmanlıkla karşılık verirler. Özellikle cahiliye toplumunun varlıklı, iktidar sahibi kesimi, kurulu düzenin değişmesine kesinlikle karşı olduklarından dolayı, Resule karşı büyük bir düşmanlık beslerler.
Allah da Resullerini özellikle inkarda direnen, bu kibirli kesime yollar. Az önce Allah'ın Hz. Musa'ya seslenişi ile ilgili ayetleri aktarmıştık. Allah'ın Hz. Musa'ya bunlardan sonra verdiği emir şudur:
"Firavun'a git, çünkü o azmış bulunuyor." (Taha Suresi, 24)
Cahiliye Toplumlarında Önde Gelenler
Daha önce cahiliye toplumundan söz ederken, bu toplumun en büyük özelliğinin Allah'ı ve dini tanımayan ya da göz ardı eden bir toplum olduğunu vurgulamıştık. Cahiliye toplumunun bu özelliğinin en büyük sonuçlarından biri de çarpık bir toplumsal düzen kurmalarıdır.
İman etmiş, Allah'ı tanıyan ve O'na itaat eden bir toplumla, cahiliye toplumunun düzenleri tamamen farklıdır. İman eden bir toplumda, insanlar soylarına, fiziksel özelliklerine, maddi durumlarına göre değerlendirilmezler. Bu toplumda, takdir gören, sevilen ve sayılan insanlar ahlaki yönden üstün özellikleri olan insanlardır. Bu ahlaki özellikler ise (tevazu, dürüstlük, güvenilirlik, merhametli olmak, saygı ve sevgiyi bilmek ve fedakarlık gibi) ancak Allah'a teslimiyet ile kazanılır. Bu nedenle iman eden bir toplumda kendisine güç ve iktidar verilen, kendisine tabi olunan kimseler, bu özellikleri en çok taşıyan kimselerdir.
Oysa cahiliye toplumundaki durum bunun tam tersidir. Yukarıda saydığımız ahlaki değerlerin bu toplumda fazla bir önemi yoktur. Bu toplumun üyeleri, Kuran ahlakından uzak olmaları nedeniyle, maddi bazı özellikleri gözlerinde çok büyütürler. Örneğin maddi zenginlik, cahiliye toplumundaki en büyük değerdir. Toplumda herkesin en önem verdiği konu "para"dır; yani bir anlamda en önemli put olarak para edinilmiştir. Bundan dolayı da, cahiliye toplumlarında değişmez bir kural oluşmuştur: "Herkesin bir fiyatı vardır".
Madem herkesin fiyatı vardır, öyleyse çok parası olan birileri, herkese gerekli ödemeyi yaparak en üst kademeye tırmanabilir. Çok parası olanların illa insanları "satın alması"na da gerek yoktur; para en önemli değer haline geldiği için, parası olan kişiye garip bir saygı ve hayranlık duyulur. Dolayısıyla cahiliye düzeninde, en çok paraya sahip olan kişiler en güçlü ve en itibarlı kişilerdir. Bu kişiler cahiliye toplumunun "elit" kesimini oluşturur ve insanları yönlendirirler. Onların verdiği her karar toplumun diğer üyelerince kabul görür. Yaşam tarzları, tavırları ve ahlaki yapıları toplumun diğer üyeleri tarafından hayranlıkla izlenir, "moda" olarak kabul edilir.
Kuran'da, cahiliye toplumunu yönlendiren bu kesimden sık sık söz edilir. Ayetlerde "kavmin önde gelen inkarcıları", "kavmin refahtan şımaran önde gelenleri" gibi ifadelerle tanımlanan bu kesim, Resullerin mesajına şiddetle karşı çıkan ve insanları Resulleri dinlememeye, hatta onlara düşmanlık beslemeye çağıran kesimdir. Kuran'da, bu değişmez kural şöyle bildirilmektedir:
"Biz hangi ülkeye bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın 'refah içinde şımaran önde gelenleri': 'Gerçekten biz, sizin kendisiyle gönderildiğiniz şeyi tanımıyoruz' demişlerdir. Ve: 'Biz mallar ve evlatlar bakımından daha çoğunluktayız ve bir azaba uğratılacak da değiliz' de demişlerdir." (Sebe Suresi, 34-35)
Peki nedir önde gelenlerin Resule karşı böyle bir tepki vermelerinin nedeni?
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Resullerin İsteği: Allah'a İman ve İtaat
Bu sorunun cevabını, Resullerin ortak mesajına bakınca bulabiliriz. Kuran'da bahsi geçen tüm Resuller gönderildikleri kavimlerden temel olarak iki şey istemişlerdir: Allah'a şirk koşmadan iman etmeleri, O'ndan korkup-sakınmaları ve kendisine itaat etmeleri..
Ardı ardına pek çok Resulün haberlerinin verildiği Şuara Suresi'nde bu değişmeyen mesajı rahatlıkla görebiliriz. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
Nuh kavmi de gönderilen (peygamber)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Nuh: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.' (Şuara Suresi, 105-109)
... Ad (kavmi) de gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Hud: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.' (Şuara Suresi, 123- 127)
... Semud (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Salih: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.' (Şuara Suresi, 141 -145)
... Lut (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lut: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.' (Şuara Suresi, 160-164)
... Eyke halkı da, gönderilen (peygamber)leri yalanladı. Hani onlara Şuayb: 'Sakınmaz mısınız?' demişti. 'Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah'tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir'. (Şuara Suresi, 176-180)
Kuran'da anlatılan diğer tüm Resullerin mesajı da yine aynıdır. Allah ayetlerinde Hz. İsa ve Hz. Harun'un kavimlerine şöyle söylediklerini bildirmektedir:
İsa, açık belgelerle gelince, dedi ki: "Ben size bir hikmetle geldim ve hakkında ihtilafa düştüklerinizin bir kısmını size açıklamak için de. Öyleyse Allah'tan sakının ve bana itaat edin. Şüphesiz Allah, O, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; şu halde O'na kulluk edin. Dosdoğru yol budur'. (Zuhruf Suresi, 63-64)
Andolsun, Harun bundan önce onlara: 'Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin' demişti. (Taha Suresi, 90)
Kuran'da, Hz. Muhammed (sav)'e itaat edilmesinin emredildiği ayetlerden birinde şöyle buyrulmaktadır:
De ki: 'Allah'a itaat edin, Resul'e itaat edin. Eğer yine yüz çevirirseniz, artık onun (peygamberin) sorumluluğu kendisine yüklenen, sizin sorumluluğunuz da size yüklenendir. Eğer ona itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz. Elçiye düşen, apaçık bir tebliğden başkası değildir'. (Nur Suresi, 54)
Ayetlerde görüldüğü gibi tüm Resuller gönderildikleri kavimleri Allah'a iman etmeye ve O'na kul olmaya davet ederler. Onları ahiret ile uyarır, dünyanın geçici olduğunu, yaptıklarının karşılığını ahirette göreceklerini bildirirler. Ve tüm bunların yanında bir de gönderilmiş bulundukları kavmin kendilerine itaat etmesini isterler. Çünkü bu Allah'ın emridir ve Kuran'daki; "... eğer Ona (Resule) itaat ederseniz, hidayet bulmuş olursunuz..." (Nur Suresi, 54) hükmü gereği, kavmi doğruya ulaştırabilecek olan yalnızca, Allah'ın dinini yaşamaya çağıran Resuldür.
İşte kavmin önde gelen inkarcıları Resulün bu özelliğini kabullenemezler. Çünkü önde gelenler, ellerindeki maddi güç sayesinde tüm kavmi kendilerine bağlı kılmışlardır. Oysa Resul, kavmine, Allah'tan başka ilah ve "Rab" (eğitici, yol gösterici, hüküm koyucu) olmadığını ve Allah'ın kendisine itaat edilmesini emrettikleri dışında, hiç kimsenin itaate layık olmadığını bildirmektedir. Bu gerçeğin -ki bu şirk koşmadan Allah'a iman etmek demektir- kavim tarafından kabul görmesi, kavmin önde gelenlerinin sahip oldukları güç ve iktidarı ortadan kaldıracaktır. İşte bu nedenle önde gelenler Resulün mesajına en büyük düşmanlığı gösterenlerdir.
Önde gelenlerin Resule tepki duymalarının bir başka nedeni ise, kendi basit kıstaslarına göre "seçkin" saymadıkları bu insanın liderliğini çekemeyişleridir.
Resullere karşı Çıkılmasının Ardındaki Nedenler
Önde gelenlerin Resule tuzaklar kurmalarının temelinde Allah’ın elçilerinin ve onun destekçisi olan müminlerin, inkarcıların düzenlerini bozmaları yatar. Resuller kendi yaşadıkları toplumu Allah'tan başka kimseye kulluk etmemeye çağırmaktadırlar. Bunun sonucunda insanlar Allah'a yönelecekler ve Kuran'da bildirilen adalet ve güzel ahlak yapısı topluma hakim olmaya başlayacaktır. Dürüstlük, samimiyet, fedakarlık, çalışkanlık gibi üstün ahlak özellikleri yaşanacaktır. Elbette ki bu durum yeryüzünde bozgunculuk çıkaran, haksızlık ve zulümle makam, mevki ve menfaat elde etmeyi alışkanlık haline getirmiş, 'çirkin utanmazlıkları', ahlaksızlığı ve Allah'ın sınırlarını çiğnemeyi yaşam tarzı olarak benimsemiş kimseleri rahatsız eder. Bu kişiler makam, mevki ve mal varlıkları ile kendilerine bağımlı kıldıkları, diledikleri şekilde yönlendirdikleri ve emirlerinde çalıştırdıkları insanları artık diledikleri şekilde yönetemeyeceklerinden korkarlar. Çünkü Resulün tebliğine teslim olan kişiler gerçekte yalnızca Allah'a teslim olur ve yalnızca Allah'tan korkup sakınmaları gerektiğini bilerek hareket ederler. Sahtekarlık yapmaktan çekinir, harama el uzatmaz, hırsızlık, bozgunculuk yapmaz, fakirin yetimin hakkını korurlar. İşte bu yüzden peygamber ve müminlerin yaptıkları inkarcıların çıkarlarını zedelemektedir.
İnkarcıların önde gelenlerini rahatsız eden bir başka durum ise, sahip oldukları güç, itibar ve iktidara rağmen kendilerinden olmayan, dahası kendilerini ve sistemlerinin yanlışlığını ortaya koyan bir insanın din ahlakını yayarak toplumda kabul görmesidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu insanlar olayı tümüyle bir kişisel çekişme olarak görür ve peygamberin kendilerine üstün gelmesini hazmedemezler.
Allah’ın elçilerinin, dünyanın en akıllı, en güzel ahlaklı insanları olduğu çok açık bir gerçektir. Buna rağmen elçileri kıskanan önde gelen inkarcılar kendilerince bu değerli insanları, özellikle toplum önünde küçük düşürmeye çalışmışlardır.
Örneğin dönemin inkarcıları Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)''e de büyük iftiralar atmışlardır. Akıllarınca alay ve hakaret içerikli sözlerle Allah Katı'nda çok üstün olan bir insanı, kendisine inananların gözünden düşürmeye çalışmışlardır. Ancak yaptıklarıyla hiçbir sonuca ulaşamamışlar, bu, iman edenlerin daha çok şevkini artırmış, onların birbirlerine daha çok bağlanmalarına neden olmuşlardır. Allah bu kişilerin iftiralarından bazılarını şöyle haber vermektedir:
İnkar edenler dediler ki: "Bu (Kur'an) olsa olsa ancak onun uydurduğu bir yalandır, kendisi düzüp uydurmuş ve ona bir başka topluluk da yardımda bulunmuştur." Böylelikle onlar, hiç şüphesiz haksızlık ve iftira ile geldiler. Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." De ki: "Onu, göklerde ve yerde gizli olanı bilen (Allah) indirmiştir. Doğrusu O, çok bağışlayandır, çok esirgeyendir." (Furkan Suresi, 4-6)
Önde gelenlerin Resule tepki duymalarının bir başka nedeni ise, kendi değer yargılarına göre önde gelenlerden olmayan bir kimsenin liderliğini çekemeyişleri ve olayları kendi basit mantıklarına göre değerlendirmeleridir.
Önde Gelenlerin Resulü Takdir Edememeleri
İnkarcıların en büyük özelliği vicdanlarını kullanmadıkları için akılcı değerlendirmeler yapamamalarıdır. Kuran'da bu konuya sık sık dikkat çekilir. Ve kuşkusuz bu özellik, inkarcıların önde gelenleri için de geçerlidir.
Önde gelenlerin bu durumlarını en iyi ortaya çıkaran göstergelerden biri de Resule olan yanlış bakış açılarıdır. Resul Allah'ın elçisidir ve toplumu O'nun yoluna iletmek için gönderilmiştir. Bu, elbette son derece büyük ve önemli bir sorumluluktur. Ancak önde gelenler bu inceliği kavrayamaz ve Resulü de sıradan bir insan gibi değerlendirerek onun tebliğ ettiklerini kendi saçma kural ve gelenekleri içinde değerlendirirler.
Önde gelenlerin en katı oldukları kural ve geleneklerden biri, liderlik vasfı ile ilgilidir. Cahiliye toplumlarındaki genel kurala göre, bir kimsenin lider olarak kabul edilmesi için mutlaka maddi birtakım vasıflar gerekir: Lider, ya soylu ve ünlü bir ailenin üyesi olmalı ya da çok zengin birisi olmalı, yani bir başka deyişle kendilerinin "elit" olarak adlandırdıkları sınıfın bir üyesi olmalıdır.
İnkarcılar Resulün tebliğini de bu basit mantık içinde değerlendirirler. Onlara göre, "eğer Allah'ın bir elçisi olacaksa", bu kendi çevrelerinden yani zengin ya da ünlü birisi olmalıdır. Kendi sosyal sınıflarına dahil olmayan kimselerin Allah'ın elçisi ve dolayısıyla toplumun lideri olabileceğini kabul edemezler.
Kuran'da bildirilen Talut kıssasında inkarcıların bu bakış açısı şöyle haber verilmektedir:
"Onlara peygamberleri dedi ki: "Allah size Talut'u (melik olarak) gönderdi." Onlar: "Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?" dediler. O (şöyle) demişti: "Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir." (Bakara Suresi, 247)
Önde gelenlerin bu yüzeysel ve hatalı bakış açısı oldukça yaygındır. Hz. Muhammed (sav)'in Risaleti de kavminin önde gelenleri tarafından tanınmamış ve Kuran'da haber verildiği üzere, "Zikir (Kuran), içimizden ona mı indirildi?..." (Sad Suresi, 8) şeklindeki ifadelerle yüz çevirmişlerdir. Başka ayetlerde, önde gelenlerin bu psikolojisi şöyle anlatılır:
"Ancak kendilerine hak gelince, dediler ki: "Bu bir büyüdür, doğrusu biz ona (karşı) kafir olanlarız." Ve dediler ki: "Bu Kuran, iki şehirden birinin büyük bir adamına indirilmeli değil miydi?" (Zuhruf Suresi, 30-31)
Allah, önde gelenlerin bu ifadesine karşılık bir sonraki ayette şöyle buyurmaktadır:
"Senin Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar?..." (Zuhruf Suresi, 32)
İnkarcıların bu sapkın bakış açısına göre, Resulü Allah'ın seçmiş olması yeterli değildir. Onların tek kıstası maddi zenginliktir ve dolayısıyla da Resulü de bu kıstasa göre değerlendirmektedirler. Onların mantığına göre, Resul büyük bir maddi güce sahip olmalıdır ki, kendisine itaat edilsin. Kuran'da, inkar edenlerin Resulden bu beklentileri şöyle haber verilir:
"Andolsun Biz bu Kuran'da her örnekten insanlar için çeşitli açıklamalarda bulunduk. İnsanların çoğu ise ancak inkarda ayak direttiler. Dediler ki: "bize yerden pınarlar fışkırtmadıkça sana kesinlikle inanmayız ya da sana ait hurmalıklardan ve üzümlerden bir bahçe olup aralarından şarıl şarıl akan ırmaklar fışkırtmalısın.Veya öne sürdüğün gibi, gökyüzünü üstümüze parça parça düşürmeli ya da Allah'ı ve melekleri karşımıza (şahit olarak) getirmelisin. Yahut altından bir evin olmalı veya gökyüzüne yükselmelisin. Üzerimize okuyabileceğimiz bir kitap indirilinceye kadar senin yükselişine de inanmayız.De ki:"Rabbimi yüceltirim;ben,elçi olarak bir beşerden başkası mıyım?" (İsra Suresi, 89-93)
Oysa müminler Resule herhangi bir maddi özelliği nedeniyle değil, Allah onu seçmiş olduğu için bağlanmışlar, imanı ve Allah'a olan yakınlığı nedeniyle ona biat etmişlerdir. İnkar edenler ise, bu inceliği kavrayacak durumda değillerdir. Onların çarpık mantığına göre, en çok mülke kendileri sahiptir ve dolayısıyla sözü dinlenmesi gereken kişiler de kendileridir.
İşte inkarcıların Resule ve müminlere yaptıkları saldırılar ve bunun sonucunda ortaya çıkan iki taraf arasındaki büyük mücadelenin en önemli nedenlerinden biri budur.
Önde gelenler ile Resul arasındaki ilişkinin çarpıcı bir örneği ise, Hz. Musa ve Firavun arasında geçen mücadeledir.
Hz. Musa ve Firavun
Firavun, Kuran'da bildirildiğine göre, Mısır halkını sahip olduğu maddi ve askeri güç ile yöneten ve baskı altında tutan bir zalimdi. Özellikle Mısır'da köle olarak çalıştırılan İsrailoğullarını baskı altında tutuyor ve işkenceye uğratıyordu. Kuran'da, Firavun'un iktidarı şöyle tarif edilir:
"Gerçek şu ki, Firavun yeryüzünde (Mısır'da) büyüklenmiş ve oranın halkını birtakım fırkalara ayırıp bölmüştü; onlardan bir bölümünü güçten düşürüyor, erkek çocuklarını boğazlayıp kadınlarını diri bırakıyordu. Çünkü o, bozgunculardandı." (Kassas Suresi, 4)
Allah, İsrailoğulları'nı Firavun'un azabından kurtarmak ve onları Kendi yoluna yöneltmek için Hz. Musa'yı Resul olarak gönderdi. Hz. Musa, Firavun'dan İsrailoğulları'nın kendi önderliğinde Mısır'dan ayrılmasına izin verilmesini istedi. Oysa Firavun, kendi iktidarına gölge düşürecek böyle bir şeye asla izin vermeyi düşünmüyordu. O, kendisinin "tüm Mısır'ın Rabbi" olduğu iddiasındaydı. Kavmini eziyor ve onlara kendi düşüncelerini tek doğru olarak kabul ettirmeye çalışıyordu. Öyle ki, kavmine şöyle seslenmişti:
"... Ben, size yalnızca gördüğümü (kendi görüşümü) gösteriyorum ve ben sizi doğru yoldan da başkasına yöneltmiyorum." (Mümin Suresi, 29)
Bu nedenle Firavun, Hz. Musa'nın kendisine gelip İsrailoğulları'nın kendi önderliğine bırakılmasını istemesini kabul etmemişti. Ona göre, tüm Mısır'ın mülkü ona aitti ve kendisinin aksine hiçbir malı-mülkü bulunmayan Hz. Musa'nın, İsrailoğulları'na önderlik yapması düşünülemezdi.
Firavun Hz. Musa'ya karşı derin bir kıskançlık ve nefret hissetmiş, dünyada sahip olduğu makam, mal, mülk, iktidar gibi üstünlükleri ön plana çıkararak, göz boyayıcı sözlerle Allah’ın elçisini küçümsemeye çalışmıştır. Firavun'un sözleri şöyledir:
"Firavun, kendi kavmi içinde bağırdı; dedi ki: 'Ey kavmim, Mısır'ın mülkü ve şu altımda akmakta olan nehirler benim değil mi? Yine de görmeyecek misiniz?''Yoksa ben, şundan daha hayırlı değil miyim ki o, aşağı (sınıftan) bir zavallı ve neredeyse (sözü) açıklamadan yoksun olan (biri)dir. Bu durumda (eğer doğruysa), üzerine altından bilezikler atılmalı ya da yakınında yer almış vaziyette onunla birlikte melekler gelmeli değil miydi? Böylelikle kendi kavmini küçümsedi, onlar da ona boyun eğdiler. Gerçekten onlar, fasık olan bir kavimdi." (Zuhruf Suresi, 51-54)
Görüldüğü gibi Firavun "Mısır'ın Rabbinin" kendisi olduğunu iddia etmektedir. Oysa Hz. Musa, Allah'ın "göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbi" olduğunu söylemektedir. Yani Mısır da buna dahildir! Bu durum Firavun'un rahatsız olmasına neden olmuştur. Ayetlerde Musa Peygamber ve Firavun arasında geçen konuşmalar şöyle haber verilmektedir:
"Firavun dedi ki: 'Alemlerin Rabbi nedir?'(Musa) Dedi ki: 'Göklerin, yerin ve bu ikisi arasında olan herşeyin Rabbidir. Eğer 'kesin bilgiyle inanıyorsanız' (böyledir).'(Firavun) Çevresindekilere dedi ki: 'İşitiyor musunuz?'(Musa:) Dedi ki: 'O sizin de Rabbiniz, geçmişteki atalarınızın da Rabbidir.'(Firavun) Dedi ki: 'Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir.''Eğer aklınızı kullanabiliyorsanız, O, doğunun da, batının da ve bunlar arasında olan herşeyin de Rabbidir' dedi (Musa).(Firavun) dedi ki: 'Andolsun, benim dışımda bir ilah edinecek olursan, seni mutlaka hapse atacağım'." (Şuara Suresi, 23-29)
Firavun'un Hz. Musa'ya düşmanlık beslemesinin nedeni, onun anlattığı gerçeklerin kendi kurmuş olduğu düzeni yıkacağı korkusudur. Firavun Allah'ın varlığını bilmekte ve bunu ifade de etmektedir. Ayette şöyle buyrulur:
"Firavun dedi ki: Ey önde gelenler, sizin için benden başka ilah olduğunu bilmiyorum. Ey Haman, çamurun üstünde bir ateş yak da, bana yüksekçe bir kule inşa et, belki Musa'nın ilahına çıkarım çünkü gerçekten ben onu yalancılardan (biri) sanıyorum." (Kasas Suresi, 38)
Firavun'un bu yaklaşımı Kuran'da "kavmin önde gelen inkarcıları" olarak örnek verilen kişilerin de genel özelliğini oluşturur. İnkarcıların en önemli özelliklerinden biri çarpık bir Allah inancına sahip olmalarıdır. Dolayısıyla Allah'ın kendilerine itaat edilmesi için gönderdiği Resulleri de tanımazlar. Ayrıca Resul onlara kurdukları sistemin sapkın olduğunu bildirmekte, onları haksız yere elde ettikleri tüm çıkarlarından vazgeçmeye davet etmektedir. Ve en önemlisi, Resul onlardan kendisine tabi olmalarını istemektedir. Kendilerini beğenmiş, sahip oldukları nimetlerden dolayı şımarmış olan inkarcı önde gelenler, kendilerine gelen bu teklife de öfke ve düşmanlıkla cevap verirler.
Allah bu kişilerin içine düştükleri durumu ve elçiliği dilediği kimseye vereceğini ayetlerinde şöyle bildirmektedir:
Böylece Biz, her ülkenin önde gelenlerini -orada hileli- düzenler kursunlar diye- oranın suçlu-günahkarları kıldık. Oysa onlar, hileli-düzeni ancak kendilerine kurarlar da bunun şuuruna varmazlar. Onlara ne zaman bir ayet gelse, derler ki: "Allah'ın elçilerine verilenin bir benzeri bize de verilene kadar biz kesin olarak inanmayacağız." Allah, elçiliğini nereye vereceğini daha iyi bilir. Bu, suçlu-günahkarlara, kurdukları hileli-düzenleri nedeniyle şiddetli bir azab ve Allah Katı'nda bir küçüklük isabet edecektir. (Enam Suresi, 123-124)
Kavmin önde gelenlerinin Resule karşı besledikleri bu düşmanlık, kısa bir süre içinde çeşitli saldırılarla ortaya çıkar.
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Resullere Kurulan Tuzaklar
Kuran'daki peygamber kıssalarının büyük bir bölümünde, inkarcı kavmin önde gelenlerinin Resullere karşı giriştikleri saldırılar, düzenledikleri komplo ve iftiralar anlatılır. Öyle ki, kavmin inkarcılarından bu tür tepkiler almayan Resul yoktur.
Ancak önde gelenlerin Resule karşı giriştikleri bu tür hareketlerin ilginç bir yönü vardır: Önde gelenler, hiçbir zaman "biz Allah'ı tanımıyoruz ve bu nedenle de bizi O'nun hükümlerine davet eden Resulüne karşıyız" demezler. Tam tersine, önde gelenlerin iddiası, kendilerinin doğru sözlü, Resulün ise yalancı olduğu şeklindedir: Kendilerinin gerçekte Allah'a inandıklarını ama Resulün Allah'ın elçisi olmadığını, dünyevi çıkarlar peşinde koşan bir sahtekar olduğunu öne sürerler. Resule inananların "kandırılmış", "büyülenmiş" insanlar olduklarını iddia ederler ve toplumu "Resulden kurtarmak" için harekete geçerler. Onlara göre sahip oldukları cahiliye düzeni son derece doğru bir düzendir ve "nereden çıktığı belli olmayan bir adam" bu düzeni bozup kendi menfaatleri için karışıklık çıkarmaya çalışmaktadır.
Peygamberler gibi son derece güzel ahlaklı, akıllı, her yönden çok üstün ve değerli insanların kötülüğünü isteyen bu kişilerin genel ruh hali de elbette oldukça bozuktur. Öyle ki Resullere tuzak kuranların rahatça cinayet işleyebilecek bir karakterde olduklarını Kuran'da verilen örneklerden anlamamız mümkündür. Örneğin Hz. Yusuf'u kıskandıklarından dolayı küçük yaşta kendisini öldürme planları yaparak tuzak kuran kardeşleri Kuran'da şöyle haber verilmiştir:
"Öldürün Yusuf'u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz." (Yusuf Suresi, 9)
Ayetten anlaşıldığı gibi bu tuzakları hazırlayanlar iyi insan olma iddiasıyla ortaya çıkabilmektedirler. Toplumun iyiliğini isteyen insanlar olduklarını iddia ederek kamuoyuna dürüst ve güvenilir gözükmeye çalışmaları inkarcıların çok önemli bir özellikleridir. Firavun da, kavminin önünde Hz. Musa'yı ölümle tehdit etme nedeni olarak dine zarar vermesinden ve fesat çıkarmasından çekindiği iddiasını öne sürmüş, onca zalimliğine rağmen kendisini bu değerlerin koruyucusu ilan etmiştir. Firavun'un Kuran'da haber verilen sözleri şöyledir:
Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum." (Mümin Suresi, 26)
Buna göre Firavun, kavmini sözde Hz. Musa'dan "kurtarma"ya çalışmaktadır. Bu iki yüzlü davranış, tüm önde gelen inkarcıların ortak özelliğidir. Örneğin, Kuran'da, Hz. Nuh ile kavminin önde gelenleri arasındaki diyalog şöyle anlatılır:
Kendi kavminden, inkar edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki:'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir. Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz. O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va'dediyor? Heyhat, size va'dedilen şeye heyhat... O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah'a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz'." (Müminun Suresi, 33-38)
Görüldüğü gibi, önde gelenler Resul hakkında oldukça şaşkınlık verici bir aleyhte propaganda yapmaktadırlar. Resulün insanlara bildirdiği ve dinin en büyük temellerinden biri olan ahiret inancını reddetmekte, ancak yine de Allah'ı inkar ettiklerini kabul etmeyip, Resulü "Allah adına yalan uyduran" biri, yani bir "din sömürücüsü" olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar. Bir diğer iddiaları da Resulün de "yemek yiyen, su içen" normal bir insan olduğu, dolayısıyla ona tabi olmanın hiç kimseye bir faydası olmadığı şeklindedir. Oysa bu da son derece saçma bir iddiadır: Resul de kuşkusuz bir insandır ve diğer insanlar gibi yaşamaktadır, ancak Allah Resulü seçmiş ve doğruya yöneltmiştir. Bu nedenle de Resule kayıtsız şartsız itaat edenler, yeryüzündeki tek gerçek yol göstericiye uymuş olurlar.
Kuran'da, insanların Resullerin olağanüstü bir varlık olması beklentisi içinde oldukları, ancak bunun yanlışlığı haber verilmiştir. Allah bu kişiler için şöyle buyurmaktadır:
Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: 'Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?' demelerinden başkası değildir.De ki: 'Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik'."(İsra Suresi, 94-95)
İnkarcıların Resule karşı çıkmalarının asıl nedeni, kendi iddia ettikleri gibi kavimlerini onun sözde "zararlı" düşüncelerinden korumak değildir. Önde gelenler daha önce de belirttiğimiz gibi yalnızca kendi çıkarlarını düşünmekte ve çıkarları için büyük bir tehdit olarak gördükleri Resule düşmanlık beslemektedirler.
Bu nedenle önde gelen inkarcılar, ne yapıp-edip Resulün tebliğini durdurmaları gerektiğini düşünürler. Bu hedef doğrultusunda ilk yaptıkları şey, Resul ve tebliği hakkında toplumun geneline yönelik olumsuz propagandaya girişmektir. Bu yönde kullandıkları bazı klasik iftira yöntemleri vardır. Kuran'da bu yöntemler ayrıntılı olarak anlatılır. Ancak burada çok önemli bir noktanın hatırlatılmasında fayda vardır. İnkarcılar Resulleri ve iman edenleri küçük düşürmek amacıyla ne gibi yöntemler kullanırlarsa kullansınlar, ne gibi iftiralar atarlarsa atsınlar bir sonuca ulaşamamışlardır. Çünkü inkarcıların beklediklerinin aksine iman edenler üzerinde hakaret ve iftiraların, karalama kampanyalarının da olumsuz bir etkisi olmaz. İman edenler bütün bunların kendileri için önemli birer ecir vesilesi olduğunun bilincindedirler. Bu iftiralara sabredip, en güzel şekilde karşılık verdiklerinde ve ne olursa olsun Allah yolundan ve din ahlakından taviz vermediklerinde tüm bunların karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette alacaklarını ummanın sevincini yaşarlar.
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Resullere Atılan İftiralar
Müminler kendilerine yöneltilen iftiraların, eziyet amaçlı söz ve haberlerin özel olarak Allah'ın kendileri için yarattığı bir deneme vesilesi olduğunu bilirler. Çünkü tüm bunların müminlerin başına mutlaka geleceği Kuran'da haber verilmiştir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir. (Al-i İmran Suresi, 186)
Allah dünyada iman edenlere yaşattığı bu gibi imtihanların sonunda kendilerini temize çıkaracağını da ayetlerinde vadetmiştir. Örneğin Hz. Musa'ya da kavmi iftira ve kötü sözlerle eziyet etmeye yeltenmiş, ancak Allah kendisini inkarcıların demekte olduklarından temize çıkarmıştır. Ayette bu durum şöyle bildirilir:
Ey iman edenler, Musa'ya eziyet edenler gibi olmayın; ki sonunda Allah onu, demekte olduklarından temize çıkardı. O, Allah Katı'nda vecihti. (Ahzab Suresi, 69)
Aynı şekilde Hz. Yusuf'a da iffeti hakkında büyük bir iftira atılmış, hiçbir suçu olmadığı, iffetini koruduğu ortaya çıkmasına ve bu gerçek herkes tarafından anlaşılmasına rağmen hapse atılmıştır. Konuyla ilgili ayet şöyledir:
Sonra onlarda, (Yusuf'un iffetine ilişkin) delilleri görmelerinin ardından, mutlaka onu belli bir vakte kadar zindana atmak (görüşü) ağır bastı. (Yusuf Suresi, 35)
Hz. Yusuf hiçbir suçu olmadığı halde kendisine atılan iftiradan, hakkında oluşturulan şaibelerden ötürü yıllar yılı zindanda tutulmuştur. Ancak sonunda gerçek anlaşılmış, hakkındaki ithamlardan temize çıkmıştır. Bu olay ayetlerde şöyle haber verilir:
(Hükümdar topladığı o kadınlara:) "Yusuf'un nefsinden murad almak istediğinizde sizin durumunuz neydi?" dedi. Onlar: "Allah için, haşa" dediler. "Biz ondan hiçbir kötülük görmedik." Aziz (Vezir)in de karısı dedi ki: "İşte şu anda gerçek orta yere çıktı; onun nefsinden ben murad almak istemiştim. O ise gerçekten doğruyu söylenlerdendir." (Yusuf aracıya şunu söyledi:) "Bu, (itiraf Vezirin) yokluğunda gerçekten kendisine ihanet etmediğimi ve gerçekten Allah'ın ihanet edenlerin hileli-düzenlerini başarıya ulaştırmadığını kendisinin de bilip öğrenmesi içindi." (Yusuf Suresi, 51-52)
Suçsuz olduğunun anlaşılmasının ardından Hz. Yusuf hükümdarın güvenini kazanmış, kavminin başına geçmiş ve iktidar sahibi olmuştur. Konuyla ilgili ayetlerde şöyle buyrulur:
(Yusuf) Dedi ki: "Beni (bu) yerin (ülkenin) hazineleri üzerinde (bir yönetici) kıl. Çünkü ben, (bunları iyi) bir koruyucuyum, (yönetim işlerini de) bilenim."İşte böylece Biz yeryüzünde Yusuf'a güç ve imkan (iktidar) verdik. Öyle ki, orada (Mısır'da) dilediği yerde konakladı Biz kime dilersek rahmetimizi nasib ederiz ve iyilik yapanların ecrini kayba uğratmayız. (Yusuf Suresi, 55-56)
Kaldı ki Resullerin insanların karşısında temize çıkma gibi bir endişeleri de yoktur. Herşeyden haberdar olan Allah'ın, işlediklerini ve kalplerinde olanı bilmesi yeterlidir.
Ancak Resullere ve müminlere iftira atanlar için ahirette çok büyük bir azap olduğu ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
Namus sahibi, bir şeyden habersiz, mümin kadınlara (zina suçu) atanlar, dünyada ve ahirette lanetlenmişlerdir. Ve onlar için büyük bir azap vardır. O gün, kendi dilleri, elleri ve ayakları aleyhlerinde yaptıklarına dair şahitlikte bulunacaklardır. O gün, Allah hak ettikleri cezayı eksiksiz verecektir ve onlar da Allah'ın hiç şüphesiz hak olduğunu bileceklerdir. (Nur Suresi, 23-25)
Mümin erkek ve mümin kadınları işlemedikleri suçlar nedeniyle itham edenlerin durumu ise başka bir ayette şöyle bildirilmektedir:
Mümin erkeklere ve mümin kadınlara irtikab etmedikleri (bir suç) sebebiyle eziyet edenler ise, gerçekten bir iftira ve açık bir günah yüklenmişlerdir. (Ahzab Suresi, 58)
Şimdi kavimleri ile olan mücadeleleri sırasında Resullere atılan iftiraları ve inkar edenlerin bu amaçla kullandıkları karalama yöntemlerini sırasıyla inceleyelim:
Resulün çıkar peşinde koştuğu iftirası
Önde gelenlerin en çok başvurduğu yöntem, Resulü toplumun gözünde küçük düşürmeye çalışmaktır. Resulün savunduklarında samimi olmadığını, aslında kendi çıkarları için böyle bir tebliğ işine giriştiğini iddia ederler. Bu çarpık mantığa göre, Resul, dini kendi çıkarları için kullanmaktadır. Bu iftiraya göre, Resulün insanlardan itaat istemesinin ardında da "iktidar hırsı" yatar.
Örneğin, Firavun ve önde gelen çevresi, Hz. Musa'nın insanları Allah'ın dinine davet etmeyi değil, "yeryüzüne büyüklüğe" ulaşmayı istediğini iddia etmişlerdir. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
"Onlar: 'Siz ikiniz, bizi atalarımızı üzerinde bulduğumuz (yol)dan çevirmek ve yeryüzünde büyüklük sizin olsun diye mi bize geldiniz? Biz, sizin ikinize inanacak değiliz' dediler." (Yunus Suresi, 78)
Aynı suçlamanın Hz. Nuh'a da yapıldığı ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
"Andolsun, Biz Nuh'u kendi kavmine (elçi olarak) gönderdik. Böylece kavmine dedi ki: 'Ey Kavmim, Allah'a kulluk edin. Onun dışında sizin başka ilahınız yoktur, yine de sakınmayacak mısınız?' Bunun üzerine, kavminden inkara sapmış önde gelenler dediler ki: 'Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir. Size karşı üstünlük elde etmek istiyor. Eğer Allah (öne sürdüklerini) dilemiş olsaydı, muhakkak melekler indirirdi. Hem biz geçmiş atalarımızdan da bunu işitmiş değiliz'." (Müminun Suresi, 23-24)
Bu ayetler göstermektedir ki, inkarcılar Resullerin de kendileri gibi sıradan insanlar olduklarını zannetmektedirler. Hz. Musa ve diğer tüm Resuller, insanları kendilerine itaate çağırmaktadırlar; ama onlardan Allah rızası için kendilerine itaat etmelerini istemektedirler. Yoksa istenen kişisel bir itaat değildir. Resul de, ona iman edip itaat edenler de Allah'ın kullarıdırlar. Dolayısıyla Resul, insanları kendisine itaat etmeye davet ederken, gerçekte onları Allah'a kul olmaya davet etmektedir. Bu gerçek ayetlerde şöyle bildirilmektedir:
"Beşerden hiç kimsenin, Allah kendisine Kitabı, hükmü ve peygamberliği verdikten, sonra insanlara: 'Allah'ı bırakıp bana kulluk edin' deme (hakkı ve yetki)si yoktur. Fakat o, 'Öğrettiğiniz ve ders verdiğiniz Kitaba göre Rabbaniler olunuz' (deme görevindedir.) O, melekleri ve peygamberleri Rabler edinmenizi emretmez. Siz, Müslüman olduktan sonra, size küfrü mü emredecek?" (Al-i İmran Suresi, 79-80)
Oysa buna karşılık, az önce gördüğümüz gibi, Firavun ve benzeri önde gelen inkarcılar "ilah" (Rab) oldukları iddiasındadırlar. İşte bu inkarcılar, Resulle karşılaştıklarında, onun kendi çıkarları için insanları kendisine tabi kılmaya çalıştığını zannederler. Onların gözünde Resul, kendi düzenlerini yıkmaya çalışan bir "rakip"tir.
Delilik iftirası
Önde gelen inkarcıların sıkça kullandıkları iftira yöntemlerinden biri de, Resulü ve bazen de onunla birlikte inananları "delilik"le suçlamalarıdır. Bu suçlama, neredeyse tüm Resullere yöneltilmiştir. Kuran'da, sık sık bu konuya dikkat çekilmektedir. Örneğin Hz. Nuh'a "kendisinde delilik bulunan bir adam" dendiği ayetlerde şöyle haber verilmektedir:
"O, kendisinde delilik bulunan bir adamdan başkası değildir, onu belli bir süre gözetleyin." (Müminun Suresi, 25)
"Kendilerinden önce Nuh kavmi de yalanlamıştı. Böylece kulumuz (Nuh'u) yalanladılar ve 'delidir ' dediler. O baskı altına alınıp engellenmişti." (Kamer Suresi, 9)
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'e de aynı iftira atılmıştır. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
"Onlar: "Ey kendisine kitap indirilen (Muhammed). Gerçekten sen cinlenmiş (bir deli)sin," dediler."Eğer doğruyu söylüyor isen, bizlere melekleri getirmeli değil miydin?" (Hicr Suresi, 6-7)
"Onlar, yine de o sözü (Kuran'ı) gereği gibi düşünmediler mi, yoksa onlara, geçmişteki atalarına gelmeyen bir şey mi geldi? Ya da kendi elçilerini tanımadılar mı ki, şimdi onu inkar ediyorlar?Yahut: "Onda bir delilik var" mı diyorlar? Hayır, o, onlara hak ile gelmiş bulunmaktadır ve onların çoğu hakkı çirkin karşılıyorlar." (Müminun Suresi, 68-70)
Aynı suçlama, Hz. Musa'ya karşı da yöneltilmiştir:
"(Firavun) Dedi ki: "Şüphesiz size gönderilmiş bulunan elçiniz, gerçekten bir delidir." (Şuara Suresi, 27)
Allah, genel olarak tüm kavimlerin elçilerine bu tür bir suçlamada bulunmaya eğilimli olduklarını da ayetlerde şöyle bildirir:
"İnkâr edenler dediler ki: "Siz darmadağın olup dağıldığınızda, gerçekten sizin yeni bir yaratılışta bulunacağınızı size haber veren bir adamı gösterelim mi size? Allah'a karşı yalan mı düzüp uyduruyor, yoksa kendisinde bir delilik mi var?" Hayır, ahirete inanmayanlar, azapta ve uzak bir sapıklık içindedirler." (Sebe Suresi, 7-8)
"Onlar için öğüt alıp-düşünmek nerede? Onlara, açıklayan bir elçi gelmişti. Sonra, ondan yüz çevirdiler ve dediler ki: "(Bu,) Öğretilmiştir, bir delidir." (Duhan Suresi, 13-14)
İnkarcıların önde gelenlerinin Resullere karşı sürekli olarak böyle iftiralarda bulunmalarının en önemli nedeni, kuşkusuz Resulleri karalamak istemeleridir. Ancak bunun yanı sıra, böyle bir suçlamayı seçmelerinin ikinci bir nedeni daha vardır: Önde gelen inkarcılar, Resulün nasıl olup da tüm bir kavme karşı açıkça meydan okuyabildiğini bir türlü anlayamazlar. Resulün kendi hayatını tehlikeye atarak, çok büyük bir maddi güce sahip olan önde gelenlerle karşı karşıya gelmeyi göze almasını kavrayamazlar. Çünkü inkarcıların tek kıstası çıkardır; yalnızca kendi şahsi çıkarlarını gözetirler. Buna karşın, Resul tüm şahsi çıkarlarını dini tebliğ edebilmek için feda etmektedir. İnkarcıların gözünde bu, son derece "dünyevi çıkarlara ters düşecek" bir davranıştır, dolayısıyla bir tür deliliktir.
Oysa Resul çıkarlarından vazgeçerken, Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktadır ki, bunların değeri hiçbir şeyle ölçülemez. Ancak inkarcılar kuşkusuz bunu kavrayabilecek akla sahip değildirler.
Büyücülük iftirası
Kuran ayetleri bize göstermektedir ki, önde gelen inkarcıların geleneksel bir karakter özelliği daha vardır: Bu kişiler, Resulün nasıl olup da bazı kimseleri ikna edebildiğini bir türlü anlayamazlar. Çünkü kavmin büyük bölümü Resule karşı çıksa da, bazı kimseler -ki bunlar müminlerdir- Resulün bildirdiği gerçekleri kavramış ve ona bağlanmışlardır. İman edenler, Resulün Allah'ın elçisi olduğunun, O'nun hükmüyle hükmettiğinin bilincindedirler ve bu yüzden de ona karşı büyük bir sadakat, saygı ve sevgi ile bağlıdırlar.
Bu önde gelen inkarcılar için anlaşılması zor bir durumdur. Onların bakış açısına göre, Resulün anlattıkları "eskilerin uydurma masallarından" (Müminun Suresi, 83) başka bir şey değildir. Oysa "masal" saydıkları bu gerçeklere müminler büyük bir bağlılıkla bağlanmaktadırlar. Bu durumu anlayamayan önde gelen inkarcılar, Resulün sahip olduğu bu ikna yeteneğini, onu büyücülükle itham ederek açıklamaya çalışırlar. Sık sık kullandıkları bu iddiaya göre, Resul etrafındakilerin beynini yıkamakta, onları büyülemektedir.
Kuran'da inkar edenlerin bu iftirası şöyle vurgulanır:
"İçlerinden bir adama: 'İnsanları uyar ve iman edenlere, muhakkak kendileri için Rableri Katında 'gerçek bir makam' olduğunu müjde ver' diye vahyetmemiz, insanlara şaşırtıcı mı geldi? İnkâr edenler: 'Gerçekten bu, açıkça bir büyücüdür' dediler." (Yunus Suresi, 2)
"İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kafirler dedi ki: 'Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. İlahları bir tek ilah mı yaptı? Doğrusu bu, şaşırtıcı bir şey'." (Sad Suresi, 4-5)
Aynı suçlama Hz. Musa'ya karşı da yapılmıştır. Bunu haber veren ayetler şöyledir:
"Musa (olayın)da da (düşündürücü ayetler vardır). Hani Biz onu açık bir delille Firavun'a göndermiştik; Fakat o, 'bütün kişisel ve askeri gücüyle' yüz çevirdi ve: "(Bu,) Ya bir büyücü veya bir delidir" dedi." (Zariyat Suresi, 38-39)
"Firavun kavminin önde gelenleri dediler ki: 'Bu gerçekten bilgin bir büyücüdür'." (Araf Suresi, 109)
Kuran'da bu "büyücülük" suçlamasının inkarcılar arasında neredeyse gelenekselleşmiş olduğu da şöyle bildirilmektedir:
"İşte böyle; onlardan öncekiler de bir elçi gelmeyiversin, mutlaka: 'Büyücü ve cinlenmiş' demişlerdir. Onlar bunu (tarih boyunca) birbirlerine vasiyet mi ettiler? Hayır; onlar, 'azgın ve taşkın (tağiy)' bir kavimdirler." (Zariyat Suresi, 52-53)
Yalancılık iftirası
Tüm bu üstteki iftiralara paralel olarak, Kuran'da dikkat çekilen bir başka iftira da, önde gelenlerin Resulü "yalancılık"la suçlamalarıdır.
Önde gelenlerin en büyük endişesi, Resulün anlattığı gerçeklerin kabul görmesi, teklif ettiği ahlak sisteminin kavim tarafından benimsenmesidir. Bu durumda kendi batıl (boş, temelsiz, sahte, yalana dayalı) sistemleri çökecek ve kendi güç ve iktidarları da yıkılacaktır.
Üstte saydığımız iftiralar da (Resulü çıkar peşinde koşmakla suçlamak, delilik ve büyücülük iftiraları), aslında Resulü yalanlamaya yöneliktir. Yapmak istedikleri, Resulün Allah'ın elçisi olduğunu ve dolayısıyla tüm bildirdiklerinin de gerçeğin ta kendisi olduğunu gizlemektir. Aksi halde, hiç kimse "ben Allah'ın elçisine karşı geliyorum" diyerek Resule açıktan düşmanlık yapamaz.
Kuran'da, Resullere yapılan "yalancılık" suçlamalarına da şöyle dikkat çekilmektedir:
"Kavmin önde gelenlerinden inkar edenler dediler ki gerçekte biz seni akli bir yetersizlik içinde görüyoruz. Ve doğrusu biz senin yalancılardan olduğunu da sanıyoruz." (Araf Suresi, 66)
"Kavimden ileri gelen inkarcılar biz seni yalnızca bizim gibi bir beşerden başkası görmüyoruz; sana, sığ görüşlü olan en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu görmüyoruz ve Ve sizin bize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Aksine biz sizi yalancılar sanıyoruz dedi." (Hud Suresi, 27)
"Semud (kavmi) de uyarıları yalanladı. Dediler ki: "Bizden biri olan bir beşere mi uyacağız? Bu durumda gerçekten biz bir sapıklık (delalet) ve çılgınlık içinde kalmış oluruz. Zikr (vahy) içimizden ona mı bırakıldı? Hayır, o çok yalan söyleyen, kendini beğenmiş bir şımarıktır'." (Kamer Suresi, 23-25)
Resule ve onunla birlikte iman edenlere karşı kullanılan yöntemler yalnızca bunlarla sınırlı değildir. İnkar edenler, Kuran'da haber verilen, "Andolsun, senden önce geçmiş topluluklara da elçiler gönderdik. Onlara herhangi bir elçi gelmeye görsün, mutlaka onunla alay ederlerdi." (Hicr Suresi, 10-11) hükmü gereği müminlerle alay etmeye, kendi akıllarınca onları küçük düşürmeye çalışırlar. Bunun yanında, Resulü ve iman edenleri "sapkınlık"la, hatta "ahlaksızlık"la suçlarlar. Hz. Yusuf ve Hz. Meryem inkar edenlerin bu "ahlaksızlık" iftirasıyla karşılaşmıştır.
Ancak kuşkusuz tüm bu iftiralar ne Resulü ne de onunla birlikte iman edenleri asla yıldıramaz. Çünkü iman edenlerin asıl hedefi Allah'ın rızasını, rahmetini ve cennetini kazanmaktır. Bu nedenle de önlerine çıkan engeller samimi iman edenleri hiçbir şekilde yıldırmaz veya gevşekliğe sürüklemez. Zaten Allah ayetlerinde iman edenlere ne gibi zorluklarla karşılaşabileceklerini bildirmiştir.
Kuran'daki, "Andolsun, mallarınızla ve canlarınızla imtihan edileceksiniz ve sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler) işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir" (Al-i İmran Suresi, 186) ayeti gereği, mümin bilir ki, inkar edenler kendisine karşı her türlü "eziyet verici" sözü söyleyeceklerdir. Ama Resul ve yanındaki iman edenler, Kuran'da müminler için bildirilen, "...Allah yolunda cehd eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan..." (Maide Suresi, 54) vasfına uygun olarak, bu iftira ve karalamalara aldırmazlar.
Kuşkusuz inkarcı önde gelenler de bir süre sonra bu durumu fark edecek, Resule ve müminlere attıkları iftiraların bekledikleri sonucu oluşturmadığını göreceklerdir. Bu durumda önde gelenlerin klasik tavrı, daha "etkili" yöntemlere başvurmaktır: Resulü "baskı altına almaya" karar verirler.
Etiketler:
Adnan Oktar,
ahir zaman,
Allah,
ayet,
Harun Yahya,
İbrahim,
İsa,
Kuran,
mehdi,
mesih,
Muhammed,
Musa,
nuh,
peygamber,
resul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)